Semerkand Gençlik Kulübü| İslamiyet | İslami Sohbetler | Dini Hikayeler | Kuran-ı Kerim | Peygamberler Tarihi | Hadisi Şerifler | İslam Tarihi | Menzil | Sahabeler | Tasavvuf | İlmihal | Nakşibendi | İlahiler | Dini Blog Sitesi

13/5/2008 - Bir Namazlık Saltanat

Kategori: Dini Makaleler

Bir Namazlık Saltanat

Herkesin sevdiği bir şiir vardır hayatında. Kişi, duygularına tercüman olan bu şiiri diğerlerine nazaran daha çok sever, ötekilerden ayırır. Hatta her zaman yanında bulunması için ezberler. Benim de en çok sevdiğim şiirlerin başında gelir Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş Şiiri”. Çok sevdiğim için de ezberlerim arasında yer alır.Yaşım 22,bu şiiri çok seviyorum.Otuz beş yaşa az kaldığı için midir nedir bilinmez. Ne diyordu bu şiirde Cahit Sıtkı:

 

                                            “ Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
                                               Benim mi Allah(c.c.)ım bu çizgili yüz?
                                               Ya gözler altındaki mor halkalar?
                                               Neden böyle düşman görünürsünüz,
                                               Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?”

 

Zaman nasıl da değiştiriyor insanı. Çocukluk, ilk gençlik, orta yaşlılık ve ihtiyarlık dönemleri birbirine hiç benzemiyor. Yüzümüz ve bedenimiz devamlı bir değişim hâlinde. Bir günümüz ötekine uymuyor. Belli bir yaştan sonra insanın aynalara bakası da gelmiyor. Aynalar mı yalan söylüyor, yoksa biz mi yalanız? Çözümü zor bir bilmece bu. Şirin son beşliğinde şair Cahit Sıtkı Tarancı, sözlerini şu ibretlik dizelerle bitiriyor:

 

                                             “ Neylersin ölüm herkesin başında.

                                                Uyudun uyanamadın olacak.
                                                Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
                                                Bir namazlık saltanatın olacak,
                                                Taht misali o musalla taşında.”

 

İnsan belli bir zaman sonra kabulleniyor yaşlandığını. Çünkü geriye dönüşü yoktur bu yolculuğun. Albümdeki resimleri ve Haşim’in güneş rengi bir yığın yaprak olarak nitelendirdiği anıları saymazsak gençliğimize dair elimizde hiçbir delil yoktur. Yaşamın bu safhasında elde var hüzün. Bunun sağlamasını da yapsanız çıkacağı budur.

 

Cahit Sıtkı'nın dediği gibi ölüm herkesin kapısını çalacak. En enteresan olanı da ne zaman çalacağının belli olmaması. Aslında böylesi daha iyi bence. Ölümün vakti belli olsaydı hayat acı bir lokma gibi boğazımızda düğümlenirdi. Oysa şimdi yaşlısı, da genci de ölümü hem uzaklarda hem de çok yakında görüyor. Azrail hiç ummadığınız bir anda kapınızı çalıp emaneti geri istiyor. Bu noktadan sonra sizin rızanız sorulmuyor. Teslim oluyorsunuz bu davetsiz misafire..

 

Dünyada size değer verenler de, vermeyenler de taht misali o musalla taşında ellerini bağlayıp size olan saygılarını ifade ederek saltanatınızı ilan ediyorlar. Fakat bu sultanlığın ömrü iki rekâtlık bir namazın süresinden öteye gitmiyor. Birkaç dakikalık saltanat cemaatin iki tarafa selâm vermesiyle son buluyor. Bir kelebeğin ömründen çok daha kısa olan böyle bir saltanatı neyleyim. Saltanatın uhrevî hayatında da ebedî olmasını istiyorsan dünyada Hakk’a karşı köle olmasını bilmeli ve onun rızası üzere yaşamalısın..!

 

Ölümün ne zaman ne şekilde geleceği belli değil. Onun için Resulullah Efendimiz (s.a.v) “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın” diyor. Bu demektir ki dünya ile ahiret hazırlığını dengeli yürütmemiz lâzımdır. Ecel her an gelmeye hazır… Ömür ne bir dakika uzatılabilir, ne de bir dakika kısaltılabilir. Nerede, hangi sebeple öleceğimiz levh-i mahfuzda yazılıdır. Bununla ilgili olarak anlatılan bir kıssa vardır. Bunu ilginç olması hasebiyle sizlerle paylaşmak istiyorum:

 

“Hazret-i Süleyman Aleyhisselam'ın yanında bir zat oturuyordu. Ölüm meleği geldi ve o kimseye öyle bir baktı ki, kendisine korku ve ürperme geldi. Bu gelenin kim olduğunu Süleyman Aleyhisselam’dan sordu. Ve ölüm meleği olduğunu öğrenince:

‘Ey Allah(c.c.)’ın peygamberi, ben ondan çok korktum. Beni Çin’e gönder de, ondan uzakta olayım.’ dedi.
Hazret-i Süleyman Aleyhisselam, rüzgâra emrederek o kimseyi Çin’e gönderdi. Biraz sonra ölüm meleği tekrar yanına geldi ve Süleyman Aleyhisselam ölüm meleğine sordu:

‘Biraz önce buraya geldin baktın ve gittin. Bu meraklı bakış ve aniden gidişinin sebebi neydi?’

Ölüm meleği cevap verdi: ‘Burada yanınızda oturan bir kimsenin, ruhunu Çin’de almakla emrolundum. Hâlbuki onu sizin yanınızda Kudüs’te görünce gayet şaşırdım ve hayret ettim. Oysa o kimse sizden Çin’e gönderilmesini istedi ve siz de bu isteği kabul ederek onu Çin’e gönderdiniz. Böylece ben de aldığım emir gereğince Çin’e giderek onun ruhunu aldım.’”

 

Bazı şeyleri birbirine karıştırmamak lâzımdır. İnsanın ne zaman, nerede, hangi sebeple öleceğinin Allah(c.c.) katında belli olması, insanın amellerindeki özgür iradesini ortadan kaldırmıyor. Ömrü uzatıp kısaltamazsınız ama gelecekte yaşayacağınız yerin Cennet mi Cehennem mi olacağını işlediğiniz amellerle belirleyebilirsiniz. İyilerin ve kötülerin görecekleri muameleyi kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim açıkça izah ediyor. Onun için hiç kimse bu konuda elinin bağlı olduğunu söyleyip çaresizliğini ilân edemez; etse de bu Allah(c.c.) katında geçerli bir mazeret olamaz. Kendi kendimizi kandırmayalım. Her şeyin bizde başlayıp bizde bittiğini bilelim.

Bir namazlık saltanatımızın olduğunu aklımızdan çıkarmayalım..!

 

Rabbimin Tevfik ve inayeti ile

Gökhan Gündüz

Semerkand@mail.com

 

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/5/2008 - Seccadenin Feryatlarında Ebedi Uyku

Kategori: Dini Hikayeler

Seccadenin Feryatlarında Ebedi Uyku

Uyku; bir çeşit ölüm halidir faniye, ta ki uyanana kadar.Uyanıklık yaşamakla alakalı, yeni bir gün yeni bir doğuş ve belki yeni bir umut eksiği olana, bilene.

Yine böyle bir uyku hali anlatacağımız.Gün ışımamış sabah yakındır…

Yorgunluğun verdiği ağırlıkla hemen uykuya dalmıştı.Bir iniltiyle uyandı adam.Etraf halen karanlıktı. İniltiyi rüya gördüğüne yordu. Dudakları susuzluktan çatlıyordu, öyle susamıştı. Işıkları yakmadan mutfağa gidip suyunu içti ve yatağına döndü. Tam uyumak üzereyken, aynı inleme sesi tekrar kulaklarını tırmalamaya başladı. Ama rüyamıydı uyanık mıydı farkında değildi. Sesin geldiği yöne doğruldu. O an rüyada olduğuna iyice emin oldu. Çünkü duyduğu sesin sahibi evin tek seccadesiydi.

Adam şaşırdı ve korkulu bir sesle

-İnleyen sen miydin?

-Evet dedi seccade

-Niçin ağlıyorsun?

Seccade yine içe işleyen bir sesle:

- Seni uykundan uyandıran susuzluğunu, doyuncaya kadar, su içerek giderdin. Oysa benim susuzluğumu giderecek kimsem yok!

- Nasıl susarsın, sen canlı bile değilsin dedi adam.

Seccade:

- Benim ihtiyacımda bir nevi sudur ama içtiğin değil. Benim susuzluğumu ancak tövbekar kulların gözyaşları giderir.

- Anlamadım dedi adam meraklı gözlerle seccadeye

- Ağlarım çünkü Allah’ın kulları; kabrinin aydınlığa ulaşmasını, karanlıklarda kalmamayı, o kutlu günde aydın olmayı isterler. İsterler de bu vakitte kalkıp iki rekat teheccüt namazı kılmazlar. Hep bakarım sana, bir günde kalkıp şükür için iki rekat namaz kılmazsın.

-Beni rahat bırak deyip döndü adam.

Seccade devam etti;

- Ey Allah’ın kulu; bak işte sabah namazının vakti geldi. Ezanlar; namaz uykudan hayırlıdır diye sesleniyor. Ah sabah namazı , ah bu sabah namazı ! Namazlar arasında müstesnadır. Hem kalbe hem de ruha hayat veren bir iksirdir o . Yetmiyor mu ? gece gündüz dünya için koşuşturduğun , Aziz ve Kahhar olan Allah’ın çağrısına neden icabet etmezsin!!!

Adam iyice sıkılarak:

-Ey seccadem, beni rahat bırak . Gündüz yeterince yoruluyorum, biraz daha uyuyayım deyip yatağın sıcaklığına bıraktı kendini.

- Seccade yılmadan adamı uyarmaya ve uyutmamaya uğraşıyordu.

- Demek ki sen dünyaya ahretten daha çok önem veriyorsun.

Adam iyice öfkelendi:

-Yeter artık lütfen konuşma diye bağırdı.

Seccade bu çıkışın karşısında önce sustu. Daha sonra sesini iyice alçaltarak ;

-Ah o fecir vaktindeki adamlar, ah o fecir vaktindeki adamlar dedi. Sen O nurlu Peygamberin bu vakit için neler söylediğini bilmez misin? “Her kim ki güneş doğmadan ve batmadan evvel namazlarını eda ederse ateşe girmeyecek”, “ Ve yine O güzel insan “Kim şu iki namazı (sabah - ikindi veya sabah - yatsı) kılarsa cennete gider.” Ve nihayet “Münafıklara en ağır gelen namaz sabah ve yatsı namazıdır. Onlar ki o iki namazdaki ecri bilselerdi sürüne sürüne giderlerdi…”

Bunun üzerine adam yatağından doğrulup;

-Haklısın sabah namazı gerçekten önemli dedi..

Seccade:

-Öyleyse kalk ve namaz kıl dedi.

-Yarın inşallah , mutlaka kalkacağım ama bugün çok yorgunum dedi adam.

Seccade son bir ümitle ;

-Kişi Salih amellerin ne kadar büyük ecri olduğunu idrak edemezse tüm zamanlarda bu ameller zor gelir. Sorun uyumaksa, kabir de uykudan çok ne var! Gel sözümü dinle Ey Allah’ın Kulu!

Bu andan sonra adamda tek kelime duyulmadı. Seccade de bir süre sessiz kaldı. Adam uykuya devam etti.

Ama heyhat! Adam ömründeki en uzun uykuyu dalmıştı bile. Seccadenin son sözlerini duyamadı. O an seccade adamın öldüğünü anlayınca kısık bir sesle şunları söylüyordu.

-Ey tövbesini yarına erteleyen, bilir misin yarına çıkabileceğini !!!

Ölüm pusuda hep, biz dünya için günah işlerken.

Süresi de kısıtlı. Gün gelip çatar, farkında olmadan.


VE KİM BİLİR BUGÜN DE SENİN SON GÜNÜNDÜR.

 

HAYDİ NAMAZA HAYDİ KURTULUŞA DOST...

 

Selam ve Dua İle

Gökhan Gündüz

Semerkand@mail.com

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/5/2008 - Topraktan Bedene Can Veren Allah (c.c)

Kategori: Dini Makaleler

Topraktan Bedene Can Veren Allah(c.c)

Birgün aklıma toprak canlanıverdi. İnsanın günlük yaşantısına baktığımız zaman hayatının her safhasında toprakla iç içe olduğunu görürüz. Bundan esinlenerek de toprakla ilgili yazımı yazmaya koyuldum.

 


İnsanlığın başlangıcı olan Hz. Adem (as)’ın kuru balçıktan yaratıldığını ve insanlığın ondan türediğini görürüz. Hz. Havva annemizin onun sol kaburgasından yaratıldığı söylenir. Yani başlangıcımız toprak, yediğimiz her mahsulün kaynağının toprak olduğunu görürüz. Güzel bir domates, güzel bir şeftali ve harikulade bir karpuzun da toprağın sıcacık bağrından çıkıp, bize rızk olarak geldiğini görürüz.


Harikulade yoğurt, lezzetli bir peynir, mis gibi bir tereyağının bir besin kaynağı olan sütten elde edildiğini görürüz. O sütün de meralarda binbir çeşit güzellikte olan çiçek ve bitki türlerinin otlatılması sonucu hayvanlardan sağlandığını görürüz. Kısacası Allah (cc) Hazretleri’nin yarattığı bütün canlıların besinlerinin kaynağının, yine toprak olduğunu görürüz.


Hayatımız boyunca yaptığımız atıklar, çöpler hep toprağa verilip bir bakıma filtre görevini yapıyor. Mesela besin kökenli olan çöpler toprağa verilmek suretiyle organik bir gübre haline dönüp tekrar geri kazanım şeklinde bize rızk olarak döndüğünü görürüz. Dolayısıyla insanlık veya insanların rızkı olarak oluşan bu mamuller, yani gıda maddelerinin veya sebzelerin, çağlar boyunca toprağın sıcak kucağına bırakılıp uzun süre bozulmadan adeta buzdolabı görevi yaptığını görürüz. Bana göre en önemli dezenfektan olarak da toprağı görmek mümkündür. Mesela bir hayvan kadavrası veya bir insan cesedini düşünelim. İnsan öldükten sonra bir saate varmaksızın hemen nahoş bir koku etrafa yayıldığını görürüz. Eğer ölen canlıların kadavrası veya insanların cesetleri toprağa verilmeseydi, bu dünyada o nahoş koku ve kötü görüntüden dolayı dünyada yaşanamazdı.


Toprağın bir diğer yönüne baktığımız zaman yine harikulade diyaloğumuzun olduğunu görmek mümkündür. Mesela basitçe sanatta kullandığımız her malzemenin yine toprak menşeli olduğunu görürüz. Yediğimiz toprak kaplar, çanaklar, vitrinlerimizi süsleyen vazolar, vazoları süsleyen çiçekler, lezzetli yemeklerini yediğimiz güveç tencerelerin menşeinin toprak olduğunu görmekteyiz. Ekmek mi pişireceğiz? Ekmeğimizi fırında pişirmek için mutlaka fırında kullandığımız tuğlanın ateş toprağından olması gerekir. Eğer ondan yapmazsak pişirmemiz mümkün değildir. Yani toprağın içinde ayrı bir cinsten faydalanmamız söz konusudur.


Kaldığımız ev ya da kendimiz için bir mekân mı yapacağız veya işyeri mi kuracağız hemen toprağı kazıyoruz, temel açıyoruz ve üzerine tonlarca ağırlık koyuyoruz. Bir kere dahi bu ağırlığı niye benim üzerime koydunuz diye itirazda bulunmuyor ve onun ürünü olan çimento, kireç, tuğla, kiremit ve benzeri bütün malzemenin yine toprak menşeli olduğunu görüyoruz.


Bakışımız ile içimizi ferahlatan ve güzellikleri ile yeşillikleriyle adeta cenneti andıran güzel ormanlarımızın, yine toprağın şefkatli bağrından doğmuş olduğunu görüyoruz. Bununla da her zaman ciğerlerimize çektiğimiz oksijeni bunların sayesinde aldığımızı görürüz. Sitemize ve villamıza oturmak için de şöyle giriş ve çıkışlarda görüntü güzel olsun diye sitemizin çevresini güzelleştirmek için aldığımız o süs tuğlalarının güzelim taşlarla kaplamalarının membaının yine toprak olduğunu görürüz. Yine evimizin içinde oturuyoruz ve yeşil bir görüntü görmek istiyoruz. İşte o zaman o güzelim toprağı saksılara koyup değişik çiçekleri dikmek suretiyle bir nevi cenneti evimize taşıyoruz. Yine evimizde ya da işyerimizde sıcaktan, soğuktan, yağmurdan, kardan korunmak için çatımızı toprağın bağrından çıkan kille yapılmış kiremitlerle kapatıyoruz. Ve özellikle soğuk yerlerde insanların ısı izolasyonu için çatılarına toprak koyduklarını biliyoruz. Dolayısıyla hayatımızın her döneminde toprakla iç içe olduğumuzu görmek mümkündür.


Bütün bu satırlar toprağın bitmek tükenmek bilmeyen faydalarını anlatmaktadır. Neden bunları anlatmak ihtiyacını duydunuz derseniz sonuç olarak deriz ki; Allah (cc) Hazretleri, hayatımız bu öğe ile tanzim etti, yaşattı, idame ettirdi. O halde kökenimiz ondan ve sonumuzun da oraya varacağını görüyoruz. Yani yüce yaratanımız bize önce nerden yaratıldığımızı bilmemiz gerektiğini ve bastığımız o güzelim topraktan geldiğimizi ve tekrar ona döndürüleceğimizi bildiriyor. Kısacası topraktan geldik, toprakla beraber hayatımızı idame ettik ve toprağa varacağız. O halde yürürken kibirden uzak, sade ve saygılı bir şekilde yürüyeceğiz. Gelen nimetlere bol bol şükürle beraber faydalanacağız ve ondan dolayı tekrar toprağa gideceğimizi bilerek diğer dünyaya hazırlıklı bir şekilde olmamız gerektiğini bize hatırlatıyor. Allah (cc) Hazretleri oysa bizi başka bir öğeden de yaratabilirdi. Bizi nurundan ya da ateşten de yaratabilirdi. Ama insana o kadar mükemmellikler verdi ki, o kadar imkan ve akıl verdi ki bunlara karşılık sadece ve sadece kulluğumuzu değerlendirmemizi istemiştir bizden.


 

Hem yaşama hevesi gizlidir Toprak anada

Ne Diyor Müslüm Gürses abimiz;

 

Topraktan bedene can veren Allah (cc)
Banada yaşamak hevesini ver
Hergüne bir ümit veren Allah(cc)
Banada yaşamak hevesini ver


 

Vermez mi hiç. Yeterki Herkesin Uyuduğu O gece vakti

Toprak üstünde kimselerin olmadığı o vakit Sen Kalk Secde et..!



Allah (cc) insanı eğer verilen bu nimetlerin, imkânların yaratılış hikmetlerine binaen değerlendirse, mertebelerin en yükseği olan kulluk mertebesine yükselir ve Hz. Ebu Bekir gibi, Hz. Ömer gibi, İmam-ı Rabbaniler gibi, Bediüzzamanlar gibi, Seydalar gibi, bütün enbiya ve evliyalar gibi Allah’ın dostları olur ve Allah katında makbul bir mertebeye (dereceye) ulaşır.

Rabbim Toprak Gibi Verimli Birer Mümin olmayı Cümlemize Nasib Eylesin.

Amin

Selam ve dua ile..

Gökhan Gündüz

Semerkand@mail.com

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/5/2008 - Cuma Günü ve Önemi,Cuma Namazının Fazileti Hakkında, Cuma ile ilgili hadisler,Cuma İle İlgili Ayetler,Cuma Gününde Nasıl Dua Edilir,Cuma Sohbetleri

Kategori: Cuma Sohbetleri

Cuma Günü ve Önemi

Sual: Cumanın özelliği nedir? Niye kıymetlidir?

CEVAP
1- Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allah katında günlerin efendisi Cuma’dır. O kurban ve Ramazan bayramı günlerinden de faziletlidir. Cuma gününde şu beş özellik vardır: 1- Hazret-i Âdem o gün yaratıldı. 2- O gün yeryüzüne indirildi. 3- O gün vefat etti. 4- O günde öyle bir an vardır ki, günah veya akrabalarla ilişkiyi kesme konularında olmamak şartıyla kul Allahü teâlâdan bir şey isterse Allahü teâlâ mutlaka onu verir. 5- Kıyamet o gün kopacaktır. Allah’a yakın hiç bir melek, hiçbir gök, hiçbir yer yoktur, hiçbir rüzgar, hiçbir dağ ve taş yoktur ki, Kıyametin kopmasına sahne olacağı için Cuma gününün heybetinden korkmasın.)
[Buhari, İ. Ahmed]

Cuma, müminlerin bayramıdır. Bugün yapılan ibadetlere en az, iki kat sevap verilir. Bugün işlenen günahlar da, iki kat yazılır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Sevaplar içinde Cuma günü ve gecesinde yapılandan daha kıymetlisi, günahlar içinde de, Cuma günü ve gecesinde işlenilenden daha kötüsü yoktur.) [Ramuz]

(Cuma günü günah işlemeden geçerse, diğer günler de selametle geçer.)
[İ.Gazali]

(Cuma günü, kuşlar, vahşi hayvanlar birbirine, “Selam size, bugün Cumadır” derler.)
[Deylemi]

(Cuma diğer Cumaya kadar ve fazladan üç gün içinde işlenen günahlara kefaret olur. Çünkü iyi bir amel işleyene on kat sevap verilir.)
[Taberani]

(Dört gecenin gündüzü de gecesi gibi faziletlidir. Allahü teâlâ, o günlerde dua edenin isteğini geri çevirmez, onları mağfiret eder ve onlar bu günlerde bol ihsana nail olurlar. Bunlar: Kadir gecesi, Arefe gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi ve günleri.)
[Deylemi]

(Cuma günü gusleden kimsenin günahları affolur.)
[Taberani]

(Cuma günü sabah namazından önce, “Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh” okuyanın, deniz köpüğü kadar da olsa, bütün günahları affolur.)
[İbni Sünni]

[Böyle büyük mükafat verilebilmesi için, o kişinin, düzgün itikada sahip olması, kul hakkını, kazaya kalan farzlarını ödemesi ve haramlardan vazgeçmesi şarttır.]

(Cuma günü veya gecesi ölen mümin, şehid olur, kabir azabından kurtulur.)
[Ebu Nuaym]

(Ana-babanın kabrini, Cuma günleri ziyaret eden kimsenin günahları affolur, haklarını ödemiş olur.)
[Tirmizi] www.mukarrebin.blogcu.com

(Cuma günü 80 salevat getirenin, 80 yıllık günahı affolur.)
[Dare Kutni]

(Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın günahları affedilir.)
[İsfehani]

(Cuma günü veya gecesi Duhan suresini okuyana Cennette bir köşk verilir.)
[Taberani]

2- Kendisine Cuma namazı farz olan her müslümanın alış-verişini bırakıp namaza gitmesi farzdır. Özürsüz Cumaya gitmemek haramdır. Ezan okunurken de, alış-veriş yapmak mekruhtur. Halbuki alış-verişin kendisi helaldir. Yani alınan mal mekruh değil, helaldir. Fakat ezan okunurken alış-veriş yapılması mekruhtur. (Dürer)

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ, bugünden itibaren kıyamete kadar size Cuma namazını farz kıldı. Adil veya zalim bir imam [başkan] zamanında küçümseyerek veya inkâr ederek Cuma namazını terk edenin iki yakası bir araya gelmesin! Böyle bir kimse tevbe etmezse, onun namazı, zekatı, haccı, orucu ve hiçbir ibadeti kabul olmaz.) [İbni Mace]

(Allah’a ve ahirete inanan, Cuma namazına gitsin!)
[Taberani]

(Cuma namazını kılmayan kimsenin kalbi mühürlenir
[iyilik yapamaz olur], gafil olur.) [Müslim]

(Cuma namazına giderken ayakları tozlanan kimseye Cehennem ateşi haramdır.)
[Tirmizi]

(Cuma namazından sonra, yedi defa ihlas ve muavvizeteyn
[yani iki Kul euzüyü] okuyan kimseyi, Allahü teâlâ, bir hafta, kazadan, beladan, kötü işlerden korur.) [İbni Sünni]

(Büyük günah işlenmediği müddetçe, beş vakit namaz ile Cuma namazı, öteki Cumaya kadar aralarda işlenen günahlara kefarettir.)
[Müslim]

Seferi olana Cuma kılmak farz değildir, kılarsa farz sevabını alır. (Hindiyye)

Cuma namazı kılınmayan çok küçük köylerde ve kâfir ülkelerinde, cemaatle öğle namazı kılınır ve ikamet okunur. Cumanın sahih olduğu yerlerde, öğleyi cemaatle kılmak ve ikamet okumak mekruh olur. (Redd-ül Muhtar, Fetava-i Abdurrahim)

Mahkumlara Cuma namazı farz değildir. Öğle namazını cemaatle kılabilirler.

Cuma namazı yalnız erkeklere farzdır. Bu husustaki hadis-i şeriflerden ikisi şöyle:
(Cuma namazı kılmak, köle, kadın, çocuk, hasta hariç, her müslümana farzdır.)
[Hakim]

(Cumaya gelmeyen erkeklerin evlerini yıksam diye düşündüm.) [Buhari]

Kadınların Cuma günü, öğle namazını evlerinde kılmak için cemaatin camiden çıkmasını beklemeleri şart değildir. (Hidaye)

3- Cuma günü oruç tutmak müstehaptır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Cuma günü oruç tutana, on ahiret günü oruç sevabı verilir.) [Beyheki]

Bazı âlimlere göre de yalnız Cuma günü oruç tutmak mekruhtur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Yalnız Cuma günü oruç tutmayın! Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutun.)
[Buhari]

(Sünnet ve mekruh olduğu bildirilen bir işi yapmamalıdır! Bunun için Cuma günü orucu perşembe veya cumartesi ile birlikte tutmalıdır!) (Redd-ül Muhtar)

 

    Cumanız Mübarek Olsun...

    Bizlere de Dua Ediniz Vesselam...

    Gökhan Gündüz

    Semerkand@mail.com

                                          

Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/5/2008 - Selamunaleyküm

Kategori: Hatirlatmaca

Selamlarımızı Kısaltmayalım İnşallah

Geçen gün bir dostumdan elektronik mektup aldım. Dostum, mektubuna şöyle başlıyordu: “sa”. Böyle kısaltılıyordu herhalde güzelim selâmımız... Ben de cevaben yazdığım mektuba şöyle başladım: “Aleyküm selâm, ben güzelim selâmımızı kısaltmamayı tercih ediyorum. Daha doğrusu hiçbir şeyi kısaltmıyorum. Sanki selâmı kısaltarak hayatı uzatabilecek miyiz?”

 

Sonra o an, düşünmeden yazdığım bu cümlenin aslında önemli bir hakikatin altını çizdiğini fark ettim. Önemli bir hakikat dediğim, önemli bir soru aynı zamanda. Selâmı kısaltmak hayatı uzatır mı? Bir de bu sorunun uzantısı diyebileceğimiz sorular var. İnsan, selâmdan tasarruf edilerek uzatılan bir ömrün uzatmalarını nasıl değerlendirir acaba? Veya “selâmı yaymak” tavsiye edilmişken, selâmı kısaltarak kazandığımız vakitlerde neyi yayıyoruz?

Bir zamanlar meşhur bir Çin hikâyesi okumuştum. Oldukça derin bir mevzu aslında; ama ilk bakışta bir fıkra gibi değerlendirilmesi de mümkün.


Genç Çinli, heyecanla yaşlı Çinliye anlatıyor:
- Duydun mu yeni bir araba icat etmişler.
- …
- Kömürle çalışıyormuş.
- …
- Yaylar üzerinde su gibi akıyormuş.
- …
- Eskiden üç ayda aldığımız yolu artık üç günde alacağız.
- Eskiden doksan günde gittiğin yere, artık üç günde mi gideceksin yani?
- Evet.
- Peki, kalan seksen yedi günde ne yapacaksın?


Mühim olan doksan günlük yolu üç güne indirebilmek değil demek ki. Bunu yaparken geri kalan seksen yedi günü de kazanç hânesine yazabilmenin yolunu bulmak lâzım. Çünkü eşyanın tabiatı gereği bu âlemde boşluğa yer yoktur. Bir şeyi boşaltmayı düşünüyorsan -zaman olsun, mekân olsun fark etmez- nasıl dolduracağını da düşünmelisin. Ve de vakit fevt etmeden hemen doldurmalısın.


Boşluklarımız, biz doldurmasak da, boş kalmaz zîrâ. Su uyur düşman uyumaz. Nefsin ve şeytanın karanlık orduları gözlerini dört açmışlar, bekliyorlar. Bir rivayette, Hz. Âdem Aleyhisselâm’a can verilmeden İblis gelmiş, ağzından girmiş, içinde dolaşıp burnundan çıkmış, deniyor. Sonra da şöyle demiş: “Ben bunun içinde rahatça dolaşırım. Çok boşluğu var.”


O kadar çok ki boşluğumuz. Zaaflarımız, öfkelerimiz, arzularımız o kadar çok ki... Bize ALLAH’ı hatırlatan arkadaşlarımızla doldurmasak o boşluğu, sohbet-i Cânân’la doldurmasak, o boşluk kim bilir neyle dolacak.

Bediüzzaman Hazretleri muhatabına uygun selâmlarla başlıyor mektuplarına. Bir mektubunda: “Es-Selamü aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtühü bi adedi dekaiki eyyâmi’l-firâk” diyor. Ayrılık günlerinin dakikaları adedince ALLAH’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.


Selâmı yaymakken vazifemiz, “selâm ülkesi olan Cennet”e ulaşmakken arzumuz, orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir lâf işitilmeyeceği, işitilen sözün hep “Selâm! Selâm!” muht*******ı olacağı bildirilmişken bir de, ne olur biz de yayabildiğimiz kadar yaysak “selâm”ı, selâmlaşmalarımızı uzatabildiğimiz kadar uzatsak…
Yerine daha güzel, daha hayırlı bir şey ikame edemeyeceksek, selâmı kısaltmanın bir mânâsı var mı ki?

*
Yaşadığınız günlerinin dakikaları adedince ALLAH’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

 

Gökhan Gündüz

Semerkand@mail.com

 

-----

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2008 - Sahi Edep Neydi?

Kategori: Dini Makaleler

Sahi Edep Neydi?

Hep şikâyet edip dururuz. Her şeyin tadı tuzu kaçtı diye. Evet, gerçekten nimetlerin yağmur misali bol olduğu günümüzde insanların hâl ve hareketlerinde yapmacık, gösteriş hâkim olduğu için tat tuz kaçtı.

Ortada yağ var, un var, şeker var; ama şöyle güzel bir helva kavuracak kabiliyetli ellerden mahrum olduğumuz için bir türlü soframıza leziz bir helva konulamıyor.


İşte bu usta elin damarında ve kalbinde, un, şeker ve yağı imal eden ve satanların ekserisinde Allah korkusu yer almadığı için edep duygusundan mahrum olarak meydana getirilen gıda maddeleri zehir saçıyor.

İşin temeline inmeden hep şikayette kaldığımız için yapılan hırsızlık, dalavere, sahtekârlıkları medya ve gazetelerde sıralamaktan öteye geçemiyoruz.

Sünnet–i Seniyye'ye uygun hareket ve hayâ duygusu demek olan edep, utanılacak şeylerden insanı koruyan en mümtaz melekedir.
İnsanı hayvandan ayıran en önemli özellik aklın yanında edeptir. Edepten mahrum olana insan denemez.

Bütün güzel sanatlar bu kelime ve anlayış üzerine bina edilmedikçe, onlardan hayır ve kurtuluş beklenemez. Saygı ve edepte cimri olanın, maddiyat konusundaki cömertliğinin hiçbir kıymeti yoktur.

Bu cümleden olarak edebiyat; edebe, terbiyeye ait söz, yazı ve şiirle uğraşan bilim dalı olduğu gibi edeb–i kelamdan ise, bayağı ve çirkin tabirlerden uzak olarak söz güzelliği ve zarifliği anlaşılır.

Yine aynı kelimeden türetilen edeb–i muaşerete, âdâb–ı muaşeret de denilir ve bir arada yaşamada, İslâmca yaşama ve geçinme usûl ve yolu ifade edilir. Yine edep kelimesinden meydana gelmiş âdâb–ı umumiyye, âdâb–ü erkan, âdâb–ı milliye gibi daha pek çok kelimeler vardır.

Ama dilimizdeki bu açık ifadeye rağmen bütün değerlerimizin altüst edildiği bir kaos ortamında maalesef edep kavramı da şirazesinden ayrılıp tepetaklak edilmiştir.

İnsan yüzünü kızartacak zırvalar edebiyat eseri olarak sunulduğu gibi, ahlâkı allak bullak edecek utandırıcı şeyler de sanat eseri olarak takdim edilmektedir.

Onun için edebi hakkı ile yaşamaya ve yaşatmaya çalışan güzel ecdadımız şöyle diyordu:

"Edeb bir tac imiş nur–i hüdadan
Giy o tacı emin ol her belâdan"

 

 

Gökhan Gündüz

Semerkand@mail.com

 

 

------

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2008 - Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerin

Kategori: Dini Hikayeler

Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerin

 

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle...

Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:


- "Küçüüük!" diye seslendi." Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir hârika!"

Çocuk, ona dönerek:

- "Gerçekten çok güzeller!" diye tebessüm etti, "Ama benim bir bacağım doğuştan eksik".

- "Bence önemli değil!" diye atıldı adam. "Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı."

Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

- "Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi."

Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

- "Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?"

- "Çok basit!" dedi, adam. "Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hâttâ sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler..."

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işâret ederek:

- "Baktığın ayakkabı, sana yakışır!" dedi. "Denemek ister misin?"

Çocuk, başını yanlara sallayıp:

- "Üzerinde 30 lira yazıyor" dedi, "Almam mümkün değil ki!"

- "İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!" dedi adam, "Bu durumda 20 liraya düşer. Zâten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder."

Çocuk biraz düşünüp:

- "Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!" dedi, "Onu kim alacak ki?"

- "Amma yaptın ha!" diye güldü adam. "Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım."

Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:

- "Üstelik de öğrencisin değil mi?" diye sordu.

- "İkiye gidiyorum!" diye atıldı çocuk, "Üçe geçtim sayılır."

- "Tamam işte!" dedi adam. "5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!"

Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek

- "Benim satış işlemim bitti!" dedi, "Sen de bana, bunu satsan memnun olurum."

- "Şaka mı yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk, "Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?"

- "Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş..." dedi adam, "Antika eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder."

Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rûyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rûya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:

- "Bana göre 20 lira yeterli." dedi. "İndirim mevsimini başlattınız ya!"

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:

- "Babam haklıymış!" dedi. "Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti."

* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir


 

Her An Gülümseyin, Çünkü Gülmek için Bilmediğiniz Çok Şey Var

 

Selam ve Dua ile

Gökhan Gündüz

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2008 - Sabahın Altısında Bir Kalp Kırıldı

Kategori: Huzur Yolu

Sabahın Altısında Bir Kalp Kırıldı

Mahalleli her sabah aynı saatte, aynı sese uyanır. O vakitlerin sessizliğinde korkunç bir gürültüdür bu. Bakkal Muzaffer Amca, tüm kuvvetiyle dükkânının kepenklerini kaldırmıştır. Gürleyerek kalkan kepenkler de mahalleliyi kaldırmıştır yatağından. Saati hiç şaşmaz bu işin; her sabah saat beş on beş...

Sabah ezanı okunalı henüz birkaç dakika olmuştur. O gürültü, isteyip de ezana uyanamayanlara sunulmuş bir nimettir. Kalkar, sabah namazlarını kılarlar. Namaza kalkmak gibi bir derdi olmayanlara ise işkenceden beterdir. Fakat o ses sevilse de sevilmese de, mahallede Muzaffer Amca çok sevilir.


Böyle insanlar ilgimi çekmiştir hep. İlk müşterisine, dükkânını açmasından neredeyse iki saat sonra satış yapacak bir insan ne diye dükkânını daha gün doğmadan açar ki? Ne zaman evine gider, ne zaman uyur, nasıl uyanıp dükkânına gelir, anlamak mümkün değildir.

Erken kalkabildiğim vakitlerde Muzaffer Amca‘yı gizliden gizliye çok izlemişimdir balkondan. Kepenkleri kaldırır, dükkânın ışıklarını yakar. Kısa bir temizlik, ardından piknik tüpünde demlenen çay...

Başkalarının güne yeni merhaba deyip, yarı uykulu kahvaltı sofralarına oturdukları bir vakitte, Muzaffer Amca ikinci demliğe başlamıştır bile. Hep kıskanmışımdır; çay tiryakisiyim diyeceksen, işte böyle olmalı...

Muzaffer Amca‘nın bahsi bizim evde sık geçer. Ne zaman uykudan konu açılsa mutlaka önce o anılır. Sonra babam başlar nasihat çekmeye:

- Eskinin adamları böyledir. Erken kalkarlar. Güneşi üzerlerine doğdurmazlar. Allah‘ın bereketi doğar üzerlerine. Eee! Ne demiş eskiler: Erken kalkan yol alırmış! Muzaffer Amcan senelerdir böyledir. Bu huyu yüzünden rahmetli deden de çok severdi onu...

Dedem de severmiş onu. Ben dedemi görmedim. Doğduğum sene rahmetli olmuş. Fakat görenlerden, bilenlerden onun hikâyelerini dinlemeyi hep sevdim. Defalarca Muzaffer Amca‘ya da anlattırdım. Tabii başka bir sürü eski hikayeleri de...

Birkaç ay evveldi. Ayazın Ankara‘dan henüz el etek çekmediği bir bahar sabahı... Saat altı civarı. Kahvaltıya sıcak ekmek almak için Muzaffer Amca‘ya indim. Aklımda ayaküstü üç beş dakika muhabbet etmek de var. Ekmeği aldım, havadan sudan konuştuk. Tam çıkacaktım ki, tanıdık bir mahalleli dükkâna girdi. Henüz selam vermişti ki, ardından başka biri. Bir yabancı. Hiç birimiz tanımıyoruz.

Orta yaşlı, saçı başı dağınık, yüzünde tedirginlik ve mahcubiyet bir arada. Elinde de boş bir simit tepsisi. Ne simitçiye benziyor, ne bakkala gelmiş bir müşteriye. Daha çok bir dilenci gibi. Merak ettim, kapının yanında beklemeye başladım. Adam, halinden beklenmeyecek ölçüde düzgün, anlatmaya başladı:

- Özür diliyorum, birkaç dakikanızı alacağım, kusuruma bakmayın. Ben simitçiyim. Dün son paramla çocuğuma ilaç aldım. Param kalmadı. Bugün de simit alıp satmak için iki milyon liraya ihtiyacım var. Allah rızası için... Beni dilenci olarak görmeyin. Dolandırıcı da değilim. Evde satacak bir şey kalmadı. Ben de -iç cebinden bir şarkı kaseti çıkardı- bu gördüğünüz kaseti ucuz bir fiyata satıp sermayemi çıkartayım dedim. Bunu iki milyon liraya satın almak ister misiniz?

Adamın söyledikleri, tavrı gerçekten etkileyici idi. "Ben alabilirim." demeye hazırlanıyordum ki, diğer kişi, tanıdığımız mahalleli atıldı:

- Hadi kardeşim, hadi git işine! Senin gibileri çok gördük!..

Ne Muzaffer Amca, ne ben; hiçbir şey diyemeden, ne diyeceğimizi henüz hesaplamamışken adam şöyle bir baktı, başını eğdi, kasetini avucunda utanılacak bir şey varmış gibi sakladı, çıkıp gitti.

Yutkunamadım. Simitçiye yardımcı olamadım. Kovan adama kızamadım. Olduğum yerde kalakaldım öylece...

Bir dilenci, bir dolandırıcı mıydı? Gerçekten yardıma muhtaç bir insan mıydı? Yoksa hiç ummadıkları bir anda,

ufacık bir bakkalda Allah‘ın sınadığı şu birkaç insanın ayağına gelmiş Hızır mıydı? Kimdi?

Hâlâ düşünür dururum, o adam ne bir dilenci ne de bir dolandırıcı olabilirdi. Her haline sinmiş derin bir mahcubiyetle derdini anlatmaya çalışan bir adam... Evet, dilenci olamazdı. Soğuk bir sabahın altısında hangi dilenci sokak arasındaki bu küçük bakkalda piyasa ederdi? Hele bakkaldan çıkıp gidişi...

Koşup yakalamak istemiştim ama yok olmuştu sanki. Kuş olup gökyüzüne mi karışmıştı? Yoktu işte!

Her ne olursa olsun, bir insan horlanmıştı, aşağılan-mıştı, kalbi kırılmıştı sabahın altısında. Aklıma her gelişinde ince bir sızı duyarım içimde. O adam, elinde bir kaset, boş bir simit tepsisi...

Ve sevgili Muzaffer Amca... O sabahtan sonra, sanki içine çöreklenen bir bulutun gölgesi kaldı yüzünde. Ne zaman karşılaşsak, hep konuşmamız gereken ama bir türlü birbirimize söyleyemediğimiz bir sırrın ağırlığı altında birlikte ezildik. Birbirimizin gözlerine bakamadık.


Sabahın Altısında Bir Kalp Kırıldı
Sadık ŞANLI

Pozitif Yayınları

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/5/2008 - Biliyor musun Sen Kimsin?

Kategori: Nasihatler

Biliyor musun Sen Kimsin?

Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırsınız.. Çünkü Allah’a inanıyorsunuz..” Fermanının sahibisin!..

SEN,


“Alemlere rahmet olarak gönderilen” ve dehşetli mahşer günü herkesin “Nefsi! Nefsi!” diye çırpınacağı bir zamanda, secdelere kapanıp; “Ümmetimi isterim Ya Rab!.. Ümmetimi bağışlamadıkça kalkmam” diye feryad edecek olan Habib-i Kibriya’nın ümmetisin!..

SEN,


Resûlullah’ın ashabına; “Orduya yardım ediniz” dediği zaman, bütün servetini alıp getiren ve Peygamberin “Çocuklarına ne bıraktın?..” sorusuna; “Allah’ı ve Resûlünü bıraktım Ya Resûllullah!” cevabını veren Hz. Ebûbekir’in yolundasın!..

SEN,

Devlet reisi olduğu halde, içi su dolu bir tulumu sırtına yüklenerek halk içinde dolaşan ve oğlunun; “Babacığım, niçin böyle yapıyorsun?” sorusuna; “Oğlum! Nefsimi biraz beğenir gibi oldum.. Onu zelil etmek, gururumu kırmak istiyorum” diyen Koca Ömer’in izindesin!

SEN,

Müslümanlar arasında açlığın ve kıtlığın hüküm sürdüğü bir zamanda Şam’dan kendisine ait zeytinyağı, üzümve buğday yüklü olarak gelen bir deveyi yükleriyle beraber yoksullara tasadduk eden Hz. Osman’ın ardındasın!..

SEN,

Cebinde bulunan 4 dirhem servetin 1 dirhemini gizlice, 1 dirhemini açıkça, 1 dirhemini gece ve kalan 1 dirhemini de gündüz , kimsesizlere sadaka olarak veren ve Allah Resûlünün; “Neden böyle yaptın ?”suâline “Belki Allah bunların birini olsun kabul eder düşüncesiyle diyen Hz. Ali’yi takip edensin!

SEN,

Allah yolunda cihada çıkan ve karşısında ATLAS Okyanusunu görünce, devesini dizlerine kadar denize sürerek, kılıcını çekip; “Ya Rabbi! Şahid ol! Önüme şu uçsuz bucaksız derya çıkmasaydı senin şanını daha ileriye götürürdüm!” diyen mücahidlerin peşindesin!..

SEN,

40 sene yatsı abdestiyle sabah namazını kılan İmam-ı Âzam’ların, Malazgirt Ovalarında Allah Allah sesleriyle at koşturan ve Anadolu kapılarını müslüman Türklere açan Alp Arslanların arkasındasın!..

SEN,

Misafir kaldığı evde gece sabaha kadar ayakta duran ve; “Biz Kur’anın bulunduğu odada ayaklarımızı uzatıp yatmaktan hayâ ederiz” diyen Osman Gazilerin torunusun!..

SEN,

Resûllullah’ın müjdesine nail olup, küfrün doğu kal’asını, istanbul’u fethederek İslam’a teslim eden, yeni bir çağ açan Fatihlerin, dünyayı müslümanlardan başkasına dar gören Yavuzların, karaların- denizlerin hakanı Kanûnilerin neslisin!..

SEN,

İstanbul’da okumaya başladığı Ezan-ı Muhammediyeyi, Çaldıran ovalarında bitiren, Tuna’da aldığı abdestin namazını Afrika çöllerinde kılan, Hazer kıyılarında getirdiği tekbir seslerinin yankılarını Viyana kapılarında duyan kahramanların evladısın!..


SEN,

Vatanını, mukaddesâtını müdafaa ederken düşman kurşunlarının darbeleriyle bağırsakları delik-deşik dışarıya fırlayan ve bir eliyle onları karnına iterken, diğer eliyle göğsünden bir başka kurşunu eliyle çıkarıp, yanında bulunan arkadaşına; “Al arkadaşım! Sağ olur da dönersen, şu kurşunu oğluma ver! Ve O’na de ki; “Bunu sana baban son nefesinde gönderdi ve O’da aynı şekilde oğluna aktarmazsa hakkımı helal etmem! “ dedi diye ulvî ruh örnekleri veren şehitler kafilesinin çocuğusun!..

İŞTE SEN BUSUN..!


Bu altın halkalara eklenebilecek daha binlerce halka içerisinde;

Senin cevherin, aslın astarın, esasın budur işte!..

Sen bu kapılar dışında başka bir kapının insanı,

Bu altın halkalar dışında başka bir halkanın esiri olamazsın!

Namazsız, niyazsız, maneviyatsız, ruhsuz, köksüz, kozmopolit, satılmış olamazsın!

ALLAHsız, Peygambersiz, Kitapsız olamazsın!

“Bana dokunmayan bin yıl yaşasın!” “Neme lazım” “Evimden uzak”

“Her koyun kendi bacağından asılır” gibi yahudi sözlerini ağzının sakızı yaparak, mücadele ve hizmet azmini yitiremezsin!

Komşun aç iken, sen tok gezemezsin!

İslam’ın yasak kıldığı günah yuvalarında vaktini öldüremez, aile fertlerini batının kokuşmuş hayat tarzına uyduramazsın!

Yavrularını çağdaş asrın zihniyetine terkedip, cehenneme talip olamazsın!

Sen kainatın en üstün varlığı olarak yaratıldın, buna layık olarak cennet bahçelerine talip olmalısın..

Hem burada... Hem orada..

YOLUN AÇIK OLSUN..!

 

Gökhan Gündüz

Semerkand@mail.com

 

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/5/2008 - Hayal ettiğimiz dünya

Kategori: Huzur Yolu
Hayal Ettiğimiz Dünya


BİR dünya... Yemyeşil ormanlarla kaplı. Tertemiz sularla çevrili. Caddelerinde gülümseyen, yarınından endişesi olmayan insanların koşuşturduğu, birbirlerine sevecen ve nazikçe davrandığı bir dünya.

Tahammüllü, anlayışlı, kızmayan, kırmayan, affeden insanlarla dolu bir dünya. Kaşlarını çatmayan, alnını buruşturmayan, kendinden emin ve çevresinden ürkmeyen insanların yaşadığı bir dünya. Kırılmayan ve ama kırmayan bir dünya.

Kalpler temiz, yüzler temiz, vicdanlar temiz, eller temiz, ayaklar temiz, diller temiz, gözler temiz, ruhlar temiz, cepler temiz, kazançlar temiz, harcamalar temiz, sözler temiz, tenkitler temiz, sokaklar, caddeler, evler, arabalar velhasıl görünen görünmeyen her yer temiz... Özlem bu ya... Arzular suç olmaz ya!..

* * *

Dinlerin amacı, hele en son ve en mükemmel din olan İslam’ın amacı böyle bir dünya. Savaşa harcanan paraların fakire, yoksula, ilaca harcandığı bir dünya. Üniversitelerin ve laboratuvarların, bilimsel merkezlerin; insanın sağlığı, esenliği, huzuru, refahı, geleceği, mutluluğu, insanca yaşaması, dünyayı doğru kullanması için proje ürettiği bir dünya.

Kendini, ama her şeyden önce Rabb’ini unutmayan insanların yaşadığı bir dünya. "Nefsini (kendini) bilen Rabb’ini bilir" prensibinden, mefhumu muhalifine (zıttan bakışına) olan "Rabb’ini bilen kendini bilir" noktasına varan müthiş bir şuurlanma serüvenini yaşayan insanların zemininde dolaştığı, doluştuğu bir dünya.

Sabah bu niyetle caddeye çıktım. Böyle bir dünya görmek için. Gördüğüm insanlara tebessüm ettim. "Tebessüm de ibadettir, sadakadır" diyen Peygamberimin bir sözünü yaşayayım bari bu sabah diyerek. Hayal dünyamda da arzu ettiğim dünyamı görebilmek için bir an duraksadım.

Bir araba aniden sokağa fırlayan köpeğe çarptı. Köpek acıyla kenara savruldu. Ayaklarını karnına bastırıyordu. Acıyla havlıyordu. Aslında derdini anlatıyordu kendince bize. Belli ki ayakları incinmişti. Sürücü hemen durdu. Arabadan indi. Etraftaki esnaf da dükkánlarından fırladılar. Hatta müşterileri bile kasada bırakarak.

Herkes yaralı köpek için bir şeyler yapmak istiyordu. Nihayet kucaklayıp arabaya koydular. Muhtemelen veterinere götüreceklerdi. Umutla gülümsedim. Umutlandım. Ama birdenbire bulutlar içinde bütün görüntüler kayboldu gitti. Hayalmiş meğer!

* * *

Donduran soğukta, geçen yıla ait dergileri caddeye sermiş, satmaya çalışan bir yavru. Çocuk. Henüz çocuk. Harçlık yapacak belki de satabilirse dergilerini. Belediyenin zabıtaları yanına yanaştılar. Çocuk bir an ürktü, korktu, geri çekildi. Zabıta tezgáha el koyar ya! Ama hayır, öyle olmadı.

Çocuğun başını okşadılar. Hayırdır, niye satıyorsun dediler. Çocuk, "Hasta ablama ilaç almak için" dedi. Burkuldular. Sarsıldılar. Gel bakalım çocuk, biz sana ilaçları alırız dediler. Hemen bitişikteki eczaneye girdiler. Sevindim. İnsanlık ölmemiş dedim. Bir an bulutlar arasında kayboldular. Çocuk da, zabıtalar da eczane de... Hayalmiş meğer!

Gecenin ilerleyen saatleri. Kaldırım kenarında titreye titreye müşteri bekleyen kadınlar. Sadece kadınlar değil. Transseksüel, homoseksüel ve daha çok farklı olanlar. Düşmüş veya düşürülmüş olanlar. Acıyla kıvranırken birbiri ardınca duran arabalar gözüme çarpıyor. Pazarlık yapacaklar sanıyorum. Hayır, yanılıyorum.

Arabadan çıkanlar, bu donduran soğukta duranlara yaklaşıyorlar. Konuşuyorlar onlarla. Cümleleri hep aynı. "Acaba sizin için ne yapabiliriz, sizi kurtarmak için bir şey yapabilir miyiz?" Hatta birinden göz yaşartan bir tavır. Cebinden bir demet para çıkarıyor. Karşısında korkulu gözlerle bakan kadına uzatıyor.

"Belli ki, istemeyerek buradasın. Al bu parayı, sen de kardeşimiz gibisin. Bari birkaç gün uzak dur. Bari birkaç gün. Yapabildiğim bu kadar. Ne yapayım ki" diyor duygulu gözlerle uzaklaşırken. Başım önümde arabamın camını kapatırken bulutlar arasında o arabalar ve adamlar kayboluyor. Hepsi bir bir yoğun bir sisin içinde kayboluyorlar. Kadınlar hálá o kaldırımdalar, ama gerisi hayalmiş meğer.

* * *

İyice bunalmışken Mevláná’nın "Divan-ı Kebir"inden bir sözü bizi derin hayal dünyasından çekip çıkarıyor.

"Başımı koyduğum her yerde, altı yönde ve ötesinde ibadet edilen O’dur.(c.c)

Bağ, bahçe, gül, bülbül, sema, sevgili hep birer bahanedir. Maksud olan hep O’dur.(c.c)"
 
Gökhan Gündüz
 
 

 

 


Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Dadaşlar Diyarı Erzurum Semerkand@mail.com

Hangi Akşam Gün Batarda Gözlerimden Yaş Dökülmez.Eller Uykuya Yatarda Bu Boynum Nasıl Bükülmez..!!

Son yazılarım

Bir Namazlık Saltanat
Seccadenin Feryatlarında Ebedi Uyku
Topraktan Bedene Can Veren Allah (c.c)
Cuma Günü ve Önemi,Cuma Namazının Fazileti Hakkında, Cuma ile ilgili hadisler,Cuma İle İlgili Ayetler,Cuma Gününde Nasıl Dua Edilir,Cuma Sohbetleri
Selamunaleyküm
Sahi Edep Neydi?
Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerin
Sabahın Altısında Bir Kalp Kırıldı
Biliyor musun Sen Kimsin?
Hayal ettiğimiz dünya
Anneler Günü,Anneler Gününün Önemi, İslamda Annenin Yeri ve Önemi
Anneler Günü Mesajları (14 Mayıs)
Ağlayan Çocuk Kalmadı
Bir Namaz Seyri - Dini Makaleler - Hayata Yön Veren Yazılar - Dini Blog - İslami Blog
Seccadem,Seccade ve İnsan, Dini Makaleler
Genç Müslüman
Bir Simit Parasıyla Bir Gönül Kurma
Anneden Gelinlik Kızına Mektup
Evlenilecek adayla görüşmede ölçüler nelerdir ?
"Biz" Sözünün Hikmetleri
Size Bir Mektup Var
Ay Gülüm Kapımızda Nöbet Tutuyor Ölüm.!
Anneler Günü Kartları Resimler
Anneler Günü Şiirler (14 Mayıs)
Anneler Günü (14 Mayıs)

KATEGORİLER MENÜSÜ

  • Abdulkadir-i Geylani Hazretlerinden Sohbetler
  • Adabı Fethullah
  • Afiş Sergisi
  • Allah Dostları
  • Allah Korkusu
  • Arifler Yolunun Edepleri
  • Batıl Felsefeler
  • Bediüzzaman Said Nursi Hz.
  • Bitkiler Alemi
  • Bunları Biliyor muydunuz?
  • Coğrafya Ve Dünyamız
  • Cuma Sohbetleri
  • Diğer Dinler Ve İslamiyet
  • Dini Avatarlar ve Gifler
  • Dini Fıkralar
  • Dini Hikayeler
  • Dini ilahiler ve kasideler TIKLA Dinle
  • Dini Makaleler
  • Dini Makaleler ingilizce - Religious Writings English
  • Dini Resimler
  • Dini Siirler
  • Dini Sorular ve Cevaplar
  • Dini Terimler ve Anlamları
  • Dua
  • Ebrar Ve Mukarrebin
  • Ellidört Farz (54 Farz)
  • Esma-ül Hüsna Allah'ın (c.c) İsimleri
  • Evlilik Ve Cinsel Hayat
  • Evliyalar Serisi - Sesli Mp3 Formatında
  • Fıkh-ul Ekber İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a)
  • Gavsi Sani Hazretlerinden Sohbetler
  • Gazete ve Dergilerden Dini Makaleler
  • Gül Nesil 63 Yıl
  • Haberler
  • Hadisi Şerifler
  • Hatırlatmaca
  • Hayata Yön Veren Yazılar
  • Hayvanlar Alemi
  • Huzur Yolu
  • Hz. Muhammed (s.a.v)
  • İmam-ı Rabbani - Mektubat Eseri
  • İman Esasları
  • İman Hakikatları
  • İslam Tarihi
  • İslam Ve İnsan
  • İslami Sohbetler
  • İslami Çocuk Serisi (mp3)
  • İslamiyet
  • İtikad
  • Kandil Mesajları
  • Kaza Ve Kader
  • Kuran Mucizeleri 1
  • Kuran Mucizeleri 2
  • Kuran Mucizeleri 3
  • Kuran Mucizeleri 4
  • Kuran Mucizeleri 5
  • Kuran Mucizeleri 6
  • Kuran-ı Kerim Dinle
  • Kuran-ı Kerim Meali
  • Kuranda Cennet
  • Latifeler
  • Makaleler
  • Marifetname
  • Mektup Kutusu
  • Melek Ve Cinler Alemi
  • MenziL
  • Menzil Hikayeleri
  • Menzil Resimleri
  • Metafizik
  • msn
  • Mübarek Gün Ve Geceler
  • Mucizeler & ibretlik Fotoğraflar
  • Muhtelif Bilgiler
  • Mukarrebin
  • Mustafa Kemal Atatürk
  • Namaz
  • Nasihatler
  • Nefsin Mertebeleri
  • Oruç
  • Osmanlı Tarihi
  • Otuziki Farz (32 Farz)
  • Peygamberler Tarihi
  • Programlar
  • Questions To A Muslim Child - Bir Müslüman Çocuğa Sorular
  • Risale-i Nurdan Seçmeler
  • Sadat-ı Nakşibendi ve Hayat Hikayeleri
  • Sahabeler
  • Semerkand
  • Semerkand Dergisinden Seçmeler
  • Sevgili Peygamberim Mp3 Serisi
  • Sevgiliye Mesajlar
  • Şeytanın Hileleri
  • Seyyid Muhammed Saki Erol
  • Şifalı Bitkiler
  • Şiirler
  • Tarih
  • Tarih Serisi mp3 olarak
  • Tasavvuf Sohbetleri
  • Tefekkür Konuları
  • Tefsir
  • Temel İlmihal Bilgileri
  • Vücudumuzdaki Mucizeler
  • Yemek Tarifleri
  • ~19 Mayıs Atatürkü Anma ve Gençlik Ve Spor Bayramı
  • ~Anneler Günü (14 Mayıs)
  • ~Performans ve Proje Ödevleri
  • DOST BLOGLAR
  • rahmetvadisi

  • sehadetpinari

  • kitabulmekan

  • saklanangercekler

  • geldostagidelim

  • kizilelma0671

  • rufeydem

  • nurrisalesi

  • surgunsehrim

  • 5000vird

  • cansofi

  • sahragull

  • ademdoger1

  • altilibul6

  • metekan

  • dostilleri

  • baskanfka

  • samanbeyli

  • orgumodelleri09

  • destebasi

  • videosanal

  • dolunayayazi

  • semerkandgenclik

  • dualarile

  • sohbetsevenler

  • kuzeydenizi61




  • Mükemmele Doğru ilerliyoruz... www.sitemerkezi.net

    Copright 2008 by Mukarrebin Tüm Hakları Müslümanlara Aittir. İstek ve Şikayetleriniz için : Semerkand@mail.com

     Dantel Danteller sohbet Sohbet Sohbet

     

      Sohbet,#Oyun"> Sohbet"> Sohbet Muhabbet Odalarina Hos Geldiniz.">